Albert Camus: Kimlik, Değerler, Hayat Amacı ve SON: İntihar (I)

İnsanlar doğduğundan bu yana daima bir takım arayışlar içerisinde olmuştur. Bu arayışlar genellikle isim konularak başlar, dini ve gelenek/göreneklerin olduğu düşüncelerle devam eder ve okullarla pekiştirilir. Bazen bu arayışları biz üstleniriz, bazense üstlenmemize bile gerek kalmaz. Aile, devlet gibi kavramlar bizim yerimize çoktan gerekli olan arayışları yapmıştır.

Doğduğumuz andan itibaren direkt olarak damgalanıp bir devletin nesnesi olarak işe başlarsın. Daha kendini keşfedecek yaşta olmamana rağmen, ailen seni kendi ahlakına uygun olarak ''iyiye, güzele, doğruya'' yönlendirir. Yaşınızı yaşamak yerine okula yazdırılıp öğretmenin dogmalarına maruz kalmaya devam edesin. Okul hayatı biter, ait olduğunuz yere itaat etmeniz gerekir. Devletin sana sunduğu askerlik maratonu bu şekilde başlar ve hayatlarımızı sistemin adını saklayacak şekilde ''vatan'' diyerek feda etmemizi isterler. O biter, iş hayatı başlar. Sistem sizi borçlandırıp, hayatınızın sonuna kadar borç ödeme yükünün altına bırakır. Bu sırada yaptığınız birçok şey doğrudan ya da dolaylı olarak ait olduğunuz sistemi büyütür. Bazı şeylerin farkında olsanız bile artık iş işten geçmiştir diyerek, bazı şeylere boyun eğmeye devam ederiz.
Hayatlarımızın aslında istediğimiz gibi değil, istenildiği gibi ilerlediğini aklımızdan çıkartmamak gerekiyor. 
Yukarıdaki gibi doğumumuzdan ölümümüze kadar giden bu sistem boyundurluğu aslında insanın yapısına aykırıdır. Bu sebepten dolayı insan daima arayış içindedir. Bu arayışlar; bazen kimlik, bazen değer yargıları, bazen hayat amacı olarak kişide belirir. 

Sırasıyla ilerlememiz gerekirse kimlik arayışını genellikle devlet ve aile üstlenir. Kimlik kısmına en basitinden ait olduğumuz devletle başlayıp, ailemizin bize koyduğu isimle devam ettirebiliriz. Komiktir ki hayatımızın sonuna kadar kullandığımız ismimizi bile biz seçemiyoruz. Seçim şansımızın olmadığı bir isim ile kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Aslında kendimizi tanıtırken bize en yakın olduğunu düşündüğümüz bir ismin, bizlere ne kadar uzak olacağını kim bilebilir ki?

Değer yargıları ise biraz karmaşıktır çünkü bizi etkileyen birçok unsur vardır. Devlet, aile, okul, iş hayatı, yakın çevre gibi birçok unsur bizleri etkiler ve düşünemeyen ya da düşünmek istemeyen insan için bu değer yargıları kolay kolay değişmez. Başkasının yargısını kendi yargısıymış gibi yaşayıp ölür. Gerçi bunun ne kadar ''yaşamak'' olduğu da tartışılır.

Hayat amaçları ise arayış içinde olan birey için mükemmel bir konudur. Çünkü etki alanı çok olsa bile, beyin sürekli ''varlık ve amaç'' üzerine yoğunlaşmıştır. Her ne kadar bu konu üzerine birçok etki olsa da, bireyin kendi düşüncelerine farklı biçimler verebilme olasılığı diğerlerine göre daha yüksektir. Genellikle insanların yaşama amaçlarının birçoğu ''mutlu olmak'' üzerine kuruludur. Bunu benimseyen insanların yine birçoğu ''Dünyaya zaten bir kez geldik, mutlu olacağız tabi...'' diyerek hayat amaçlarına tutunmaya çalışırlar.

Sistemin gözümdeki değeri ile hayat amaçları ''mutlu olmak'' gibi bir düşünceyle hayatlarına ilerleyenlerin aynı statüde olduğunu söylemeden geçmek istemem. Bir hayatı sadece tek bir duyguya bağlayıp, sadece belli bir hazzı yaşamak adına süregelen bir yaşamın en azından benim için fazla anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Hayat amacının belirli bir duygu olmasının at gözlüğünden bir farkının olmadığının anlaşılması gerekiyor. 

Hayat amacı, kimlik ve değer yargılarının insanın özünde yatan bir arayışın biçimleri olduğunu unutmamız lazım. Ancak bunlardan da öte asıl soru bunları ''neden?'' yaptığımız sorusudur. Bir arayışın içerisinde olmanın temel sebebi gerçekten de yaşamlarımızı anlamlı kılmak içinse, arayışımızdaki bu biçimler ne derece bizleri tatmin ediyor? Diğer bir deyişle tüm bu hayat amaçları, kişisel gelişim uydurmalarını koyup, hayatlarımızın sonuna kadar kendimizi kandırmaya değer mi yaşam?

Yalnızca gerçekten ciddi tek bir sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche'nin de söylediği gibi bir filozof saygı değer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklardır ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.                                                                                  - Albert Camus

Kısacası doğduğumuzdan beri sistem adı altında başkalarının hayatlarını yaşarken ne derece hayatlarımızla ilgili özgür kararlar verebiliyoruz? Bunun da ötesinde yaşamlarımızı sırf yaşanabilir yapabilmek adına, kutsal olmayan şeyleri kutsallaştırıp kendimizi kandırarak geçecek bir ömür ne derece güzel?



Belki de her şeyden önce insanın kendisini aşması gerçeğini unutmamak gerekiyor. Kendimizi aşmamız gereken ilk adımı beraber atarak başlayalım.

 ''Yaşam gerçekten bu şartlarda yaşanmaya değer mi?''

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Lucia-Silence
  • Albert Camus - Düşüş
  • Albert Camus - Sisifos Söyleni

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder