Çıkar Kafanı Nereye Soktuysan!


...

Çıkar kafanı her nereye soktuysan!
Dünya sadece oradan ibaret değil.
Ölüyorsun!
Hayat damarlarından geçen kanın çok daha ötesinde.
Kalabalıklar yaratıp içerisinde boğulmaktan çok daha fazlası.

Hayat,
Senin kutsallaştırdığın;
Aşktan,
Dinden,
Nefretten,
Yarattığın tüm sahtelikten
Çok daha fazlası.

Çıkar kafanı her nereye soktuysan!
Göreceksin!
Gökyüzünün daha mavi
Çimlerin daha yeşil olduğunu.

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Mogwai - Take Me Somewhere Nice

Albert Camus: Kimlik, Değerler, Hayat Amacı ve SON: İntihar (I)

İnsanlar doğduğundan bu yana daima bir takım arayışlar içerisinde olmuştur. Bu arayışlar genellikle isim konularak başlar, dini ve gelenek/göreneklerin olduğu düşüncelerle devam eder ve okullarla pekiştirilir. Bazen bu arayışları biz üstleniriz, bazense üstlenmemize bile gerek kalmaz. Aile, devlet gibi kavramlar bizim yerimize çoktan gerekli olan arayışları yapmıştır.

Doğduğumuz andan itibaren direkt olarak damgalanıp bir devletin nesnesi olarak işe başlarsın. Daha kendini keşfedecek yaşta olmamana rağmen, ailen seni kendi ahlakına uygun olarak ''iyiye, güzele, doğruya'' yönlendirir. Yaşınızı yaşamak yerine okula yazdırılıp öğretmenin dogmalarına maruz kalmaya devam edesin. Okul hayatı biter, ait olduğunuz yere itaat etmeniz gerekir. Devletin sana sunduğu askerlik maratonu bu şekilde başlar ve hayatlarımızı sistemin adını saklayacak şekilde ''vatan'' diyerek feda etmemizi isterler. O biter, iş hayatı başlar. Sistem sizi borçlandırıp, hayatınızın sonuna kadar borç ödeme yükünün altına bırakır. Bu sırada yaptığınız birçok şey doğrudan ya da dolaylı olarak ait olduğunuz sistemi büyütür. Bazı şeylerin farkında olsanız bile artık iş işten geçmiştir diyerek, bazı şeylere boyun eğmeye devam ederiz.
Hayatlarımızın aslında istediğimiz gibi değil, istenildiği gibi ilerlediğini aklımızdan çıkartmamak gerekiyor. 
Yukarıdaki gibi doğumumuzdan ölümümüze kadar giden bu sistem boyundurluğu aslında insanın yapısına aykırıdır. Bu sebepten dolayı insan daima arayış içindedir. Bu arayışlar; bazen kimlik, bazen değer yargıları, bazen hayat amacı olarak kişide belirir. 

Sırasıyla ilerlememiz gerekirse kimlik arayışını genellikle devlet ve aile üstlenir. Kimlik kısmına en basitinden ait olduğumuz devletle başlayıp, ailemizin bize koyduğu isimle devam ettirebiliriz. Komiktir ki hayatımızın sonuna kadar kullandığımız ismimizi bile biz seçemiyoruz. Seçim şansımızın olmadığı bir isim ile kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Aslında kendimizi tanıtırken bize en yakın olduğunu düşündüğümüz bir ismin, bizlere ne kadar uzak olacağını kim bilebilir ki?

Değer yargıları ise biraz karmaşıktır çünkü bizi etkileyen birçok unsur vardır. Devlet, aile, okul, iş hayatı, yakın çevre gibi birçok unsur bizleri etkiler ve düşünemeyen ya da düşünmek istemeyen insan için bu değer yargıları kolay kolay değişmez. Başkasının yargısını kendi yargısıymış gibi yaşayıp ölür. Gerçi bunun ne kadar ''yaşamak'' olduğu da tartışılır.

Hayat amaçları ise arayış içinde olan birey için mükemmel bir konudur. Çünkü etki alanı çok olsa bile, beyin sürekli ''varlık ve amaç'' üzerine yoğunlaşmıştır. Her ne kadar bu konu üzerine birçok etki olsa da, bireyin kendi düşüncelerine farklı biçimler verebilme olasılığı diğerlerine göre daha yüksektir. Genellikle insanların yaşama amaçlarının birçoğu ''mutlu olmak'' üzerine kuruludur. Bunu benimseyen insanların yine birçoğu ''Dünyaya zaten bir kez geldik, mutlu olacağız tabi...'' diyerek hayat amaçlarına tutunmaya çalışırlar.

Sistemin gözümdeki değeri ile hayat amaçları ''mutlu olmak'' gibi bir düşünceyle hayatlarına ilerleyenlerin aynı statüde olduğunu söylemeden geçmek istemem. Bir hayatı sadece tek bir duyguya bağlayıp, sadece belli bir hazzı yaşamak adına süregelen bir yaşamın en azından benim için fazla anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Hayat amacının belirli bir duygu olmasının at gözlüğünden bir farkının olmadığının anlaşılması gerekiyor. 

Hayat amacı, kimlik ve değer yargılarının insanın özünde yatan bir arayışın biçimleri olduğunu unutmamız lazım. Ancak bunlardan da öte asıl soru bunları ''neden?'' yaptığımız sorusudur. Bir arayışın içerisinde olmanın temel sebebi gerçekten de yaşamlarımızı anlamlı kılmak içinse, arayışımızdaki bu biçimler ne derece bizleri tatmin ediyor? Diğer bir deyişle tüm bu hayat amaçları, kişisel gelişim uydurmalarını koyup, hayatlarımızın sonuna kadar kendimizi kandırmaya değer mi yaşam?

Yalnızca gerçekten ciddi tek bir sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche'nin de söylediği gibi bir filozof saygı değer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklardır ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.                                                                                  - Albert Camus

Kısacası doğduğumuzdan beri sistem adı altında başkalarının hayatlarını yaşarken ne derece hayatlarımızla ilgili özgür kararlar verebiliyoruz? Bunun da ötesinde yaşamlarımızı sırf yaşanabilir yapabilmek adına, kutsal olmayan şeyleri kutsallaştırıp kendimizi kandırarak geçecek bir ömür ne derece güzel?



Belki de her şeyden önce insanın kendisini aşması gerçeğini unutmamak gerekiyor. Kendimizi aşmamız gereken ilk adımı beraber atarak başlayalım.

 ''Yaşam gerçekten bu şartlarda yaşanmaya değer mi?''

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Lucia-Silence
  • Albert Camus - Düşüş
  • Albert Camus - Sisifos Söyleni

Platon: İdealar Evreni & Mağara Benzetmesi

Net bir gün ya da ay veremesem de tarih M.Ö 427 - M.Ö 347 arası.

Sokrates'in öğrencilerinden biri olan Platon'a göre iki farklı evren bulunmaktaydı. Bu evrenlerin biri; zaman ve mekan olarak başlangıcı ve sonu olmayan, evrenin kusursuz olarak işlediği ''idealar evreniydi.'' Diğer bir evren ise bizim yaşamış olduğumuz başlangıcı ve sonu olan, her ne kadar bazıları tarafından kusursuz olduğu iddia edilse de, entropi yasalarının bulunduğu kusurlu, aksak bir evrendi. Platon'un düşüncesine göre insan ve insanı tamamlayan unsurlar (nesneler, tabiat vb.) bizim şu anda yaşamış olduğumuz evrende yer alıyordu.

Platon kuşkusuz ''simülasyon ve varlık'' üzerine düşünceleriyle olaylara farklı bir bakış kattı. Bu düşünce, insanın içerisinde yer alan ruhun belirli zaman öncesinde idealar evreninde yer alıyordu. Bu sebepten ötürü ruhumuz geçmişte idealar evreninde yer aldığı için bu evren hakkında görüşümüz ve bilgilerimiz bulanık bir yapıya sahipti. (Not: Bu kısımda ''bulanık'' olan kısım ''Varlık nedir?'' , ''Evrenin nasıl oluştu?'', ''Bilgi nedir?'' gibi sorunsallar ve bazı paradokslar.) Platon'a göre insanların yaşamış olduğu evreni ve insanların durumunu Mağara Benzetmesi adı altında anlatmaya çalışmıştır.

Platon: Mağara Benzetmesi  
Daha öncesinde sıradanlar [1] üzerine ufak bir deneme yazmıştım. Önceki yazımda bahsetmiş olduğum sıradanlar, aslında Platon'un mağara benzetmesi örneğindeki zincire vurulmuş kişilerdi. Burada belki de en önemli sorulardan bir tanesinin ''Neden insanlar gerçeği gören kişiye inanmadı?'' diye düşünebilirsiniz. Ancak bir şeye inanmak ya da inanmamak, kişilerin çıkarları doğrultusunda tercih yapması demektir. Yapılan her seçimin aslında bir yol olduğunu unutmamak gerekir.
Her seçiş, bir vazgeçiştir.             -Jean Paul Sarte
Gerçeği gören kişinin, gerçeği insanlara inandıramayacağı aslında en temel gerçekti. Çünkü esaret, dogma, bağlılık ve karanlık insanları rahatlatıyordu. Bunun sebebi ise insanların hayatlarının anlamsızlığından kaynaklanıyordu. Hayatlarımız anlamsız olduğu için anlam katmak uğruna, hayatlarımıza amaçlar koyduk. Yukarıda belirttiğim esaret,dogma, bağlılık ve karanlık basit insanların hayatlarına anlam katmak için muazzam bir biçimdi. Çünkü basitti, pratikti, kaygı taşımıyordu, üzerine bir şeyler eklemeye gerek yoktu.

Yine de her şeye rağmen, önceki yazımda belirttiğim gibi basitleştirilmiş şeylere inanan sıradanlara kızmamak gerekiyor. Çünkü hayatta birçok yol vardı. Onlar bunu seçtiler. Bazıları ise gerçekleri ve doğruları seçti. Birçok farklı yol olsa da, aslında yine de ulaşacağımız noktalar aynıydı. Çünkü gerçeğe inanmayan insanlar dogmaların ve karanlığın esiriydi. Gerçeğe inananlar ise düşündüklerinin ve hatta düşünmediklerinin esiriydi.

Yazımı Etkileyen Noktalar:

Soyut Sanat ve Kavramsal Sanata Tepeden Bakış


Sanat...

Bireylerin ve toplumların yazgılarını ele alan ve insanoğluna farklı bir biçim katan en büyük unsur. Öyle ki neredeyse insanlığın varlığından itibaren başlayan ve bugünlere kadar süregelen bir biçimden bahsediyoruz. Sanat, insanlar için öyle bir çıkıştır ki bir medeniyeti baştan aşağı yıkabilir ya da tam tersine bir medeniyetin çağ atlamasına sebep olabilir.

Özellikle sanatın çıkışına ve neden böylesine süregelen bir biçim olduğuna bakmamız gerekirse, kuşkusuz sanatın en derininde ''ifade etmek'' yer alır. Bireyin, grubun ya da herhangi bir toplumun kendisini ifade etme isteği hem sanatın hem de sanatçının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Sanatın birçok farklı türü ve yapısı bulunsa da kuşkusuz en içten ve en derin etkiyi yaratan form, soyut sanattır. Çünkü soyut sanatın bir şeyleri ispatlama, maddi bir değer amacı ya da başka bir takım kaygıları bulunmamaktır. Soyut sanat, belkide insanoğlunun sanatla ilk tanıştığı an ile aynı paralellikte yer almaktır.

Günümüzde, sıradanlar [1] özellikle soyut sanatın taşıdığı anlamı bilmedikleri için ''anlamsız, bu nasıl bu kadar para eder'' gibi bir mantıkla yola çıkıyorlar. Halbuki sanat eseri, belirli bir kalıbın içerisinde yer alan bir yapı değildir. Sanat, içerisinde özgürlüğü barındırır. Soyut sanat, özgürlükle sanatın buluştuğu yerdir.

Soyut sanatta en önemli olan unsur, sanatçının kendisini ifade etme biçimidir. Soyut sanat, herhangi bir kaygı taşımaz. Bu yüzden sanatçı içerisinde yaşadıklarını ifade ederken son derece özgürdür. Hatta öyle ki soyut sanat, illa bir üretim şartı gerekmez.
Marcel Duchamp - Pisuvar (Çeşme)

1917 yılında Marcel Duchamp, katılmış olduğu bir sergiye pisuvar getirerek ''alın işte benim sanatım budur'' diyerek sanatını icra ediyor. Hatta getirmiş olduğu pisuvarı kendisi de yapmıyor, hazır alıp sergiye getiriyor. Her ne kadar birçok kişi için anlamsız ya da saçma gelse de, burada önemli olan bireyin kendisini ifade etme biçimidir. Kişinin kendisini ifade etmesi sanatın tözüdür.

Marcel Duchamp'ın ortaya koyduğu pisuvar sanata öyle farklı bir bakış getiriyor ki modern sanatın en büyük eseri olarak Picasso ya da Matisse'nin tabloları değil Marcel Duchamp'ın pisuvar eseri seçiliyor.

Sonuç olarak belkide sadece bir pisuvar, sanatın sanat yapma niyetinin kendisi olduğunu insanlara hatırlatıyor. Önemli olanın tablonun kendisi değil sanatçının eseri oluştururken verdiği kararlar anlam kazanmaya başlıyor.

Van Gogh - Yıldızlı Gece


Sağdaki görsel, ünlü sanatçı Van Gogh'un Yıldızlı Gece adlı bir eseridir. Van Gogh bu eserinde Fransa içerisinde yer alan bir kasabayı resmetmiş. Tabloda ise gökyüzünün alışılmışın dışında olduğunu görüyoruz. Van Gogh bu eserini tamamlarken akıl hastanesinde bulunmaktaydı. Oradaki psikolojisini ve tablo içerisindeki vermiş olduğu kararları anlatmak için gökyüzünde ve yıldızlarda birtakım değişiklikler yapmış.


Jackson Pollock - Sonbahar Ritmi



Soldaki tablo Jackson Pollock'un yapmış olduğu ünlü Sonbahar Ritmi adlı eseridir. İlk bakışta tabloya pek anlam veremesekte aslında bu tabloda inanılmaz bir emek yer alıyor. Jackson Pollock bu eseri ortaya çıkarabilmek için devasa boyutlardaki tuvalleri yere serip boyaları tuvallerin üzerine yavaş yavaş damlatarak eserini şekillendirmiştir. Pollock eserini meydana getirirken alışılmış sanat yöntemleri yerine damlattığı boyayı bıçak, sopa, kürek ve tırmık gibi aletler kullanmıştır.

Soyut sanatın diğer eserlere göre anlaşılmaz olmasının bir diğer sebebi ise özgürlüğün kendine has bir çekiciliğinin olmasından kaynaklanıyor. Sanatçı soyut sanata başvurduğunda istediği her şeyi tablolarının içerisinde binlerce kararını yansıtarak ortaya koyabiliyor. Bu sebeplerden ötürü soyut sanat eserleri maddi açıdan oldukça büyük bir değere sahip.

Özgürlüğün hala dünyamızda en kıymetli şey olduğunu ifade eden bu eserler, kuşkusuz olduğundan fazlasını hak ediyor. Bu yüzden eserler hakkındaki yargılarımızı bir kenarı bırakıp, sadece onların tadını çıkaralım.

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Secret Garden - Silent Wings
  • [1]: Başkalaşmış Adam - Sıradanlar

Nietzsche & Carrel: Kalabalıklar ve Topluluklar

Almanya - Nümberg (1938)

...
Yıl 1938.
Nürnberg'deyiz.
İnsanların popülizm uğruna davalarını savunduğu ve
gururu pahasına öldüğü kalabalıklara sesleniyoruz.

Mesele kalabalıksa, işte yukarıdaki kalabalık.
Ancak yanılıyoruz...
Hayatlarımızın hatasını yapıyoruz.

Bilmemiz gerekir ki;
"İnsanlık hiçbir zaman büyük bir kalabalığın çabasından
yeni bir şeyler elde etmemiştir.
İnsanlığı ileriye doğru iten,
birkaç kişinin tutkusu,
zekalarının alevi ve
onların bilim, iyilikseverlik ve güzellik ülküsü olmuştur."                  -Alexis Carrel
Unutmamak gerekir ki sürüler sadece Nürnberg'le sınırlı değil. 
Sürüler, popüler olan her yerdedir!
Sürünün içerisinde yer olmak, bir başkasının hayatını yaşamak demektir.
Olmak istediğin değil, olması gereken biri olarak kalırsın.

Bazen en önemlisini unutuyoruz.
''İnsanın daima kendisi için yaşadığı gerçeğini.''
Diğer bütün her şey, onun varlığına hizmet ettiği sürece vardır.
Sürüler bunu kendi çıkarlarına göre yontup, önümüze sunarlar.

Bütün bunlar aşılması gereken bir gerçekliktir.
Kalabalıkların bizlere soktuğu kalıplardan kurtulmanın tek yolu,
sadece bir tutam delilik.
Delilik, kişinin içerisinde görülen seyrek bir nesnedir.
Gruplar, partiler, halklar, çağlar için ise
bir kural halindedir.                                                                      -Friedrich Nietzsche
Bir parça delilikle hareket etmek,
çekiçle felsefe yapmaya benzer!
çekiçle...
felsefe yapmak...

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: New Pharaohs - This Changes Everything

Fernando Pessao: Düşünmek ve Harekete Geçmek

İnsanları diğer insanlardan ayırdığını düşündüğüm iki temel unsuru paylaşmak istiyorum:

1- Sorgulamak
2- Harekete Geçmek

Bu iki biçim, kesinlikle insan ve ''insan'' arasındaki ayrımı sağlayan en önemli faktörlerdir. İnsan deyip geçmemek gerekiyor çünkü insanların farklı biçimlerinin olduğunu bilmek oldukça önemlidir. Sorgulamak; her şeyin başlangıcı olarak tanımlanabilir. Ancak kolay değildir, cesaret ister, özgüven ister, mücadele etmek hatta gerektiğinde herkesi karşına almak gerekir. Sorgulamanın içerisinde her ne kadar parçalar olsa da, en önemli parça kuşkusuz düşünmektir. Düşünmek, kişinin kendisini keşfettiği, olaylara bir adım geriye giderek baktığı eşsiz bir biçimdir. Bu biçim, bireyin sıradanlığını belki de ilk kez düşündüğü ve sorguladığı an olabilir. İşte tam bu noktadan bahsediyorum. Sigaranın içerisinden çıkan dumanı bile ciddiye alıp, kendinle özdeşleştirmek gibi bir çılgınlık.

Elbette bunlar her ne kadar muhteşem gibi gözükse de, ne yazık ki sıradanlıktan kurtulmak bu kadar kolay değildir. Düşünmek, bilmek gibi kavramlar ''harekete geçmedikçe'' ne yazık ki pek bir anlam ifade etmez. Anlamı olmayan bir biçimi, kullanamayız. Bu yüzden eldeki parçaları en iyi şekilde kullanıp bazı şeylere ''adını koymamız'' gerekir. Harekete geçmek, işleri pratiğe dökmek değildir. Harekete geçmek, bazen dalgaların arasına atlamak, bazen fikirleri birbirine çarpıştırmak, bazen de hayatını ortadan ikiye bölecek kararlar almaktır. Böylesine bir yükü her insan kaldıramaz. Bu yüzden sıradanlar ordusunun olduğu bir Dünya'da yaşıyoruz.

Fernando Pessao - Huzursuzluğun Kitabı


Fernonda Pessao belkide bu konuyu güzel bir şekilde yukarıdaki bölümde açıklasa da, olay sadece bununla bitmiyor. Biraz da sorgulamayan ve harekete geçmeyen insanların gözünden bakmak gerekiyor. Bu insanlar genellikle hayatları üzerine düşünmek istemezler. Düşünmek, sorgulamak, bilmek onlar için genellikle zaman kaybıdır. Zaman kaybı olan bir şey ise önemsizdir. Onlar için önemli olan tek şey yaşamaktır. Umarsızca yaşamaktan bahsediyorum. Hayatını ''kendini bilmeden'' ve ''değerlerini oluşturmadan'', başkasının değerlerini sahiplenip yaşayanlara ben kısaca sıradanlar diyorum.
...
çünkü gördüğüm şeylerin boyundayım ben.                                                                                                  Kendi boyumda değil.                                                                       - Fernonda Pessao / Huzursuzluğun Kitabı

Her ne kadar sıradanlar ve insanlar arasında birçok farklı noktada olsa da, aslında aradaki fark ince sadece ince bir cam kadardır. Bazıları camı bulanık görür, bazıları ise cama dokunmak ister. Bazıları camı açıklamak ister. Bazıları camı anlamlandırmak ister. Ancak tuhaftır ki, ne yaparsak yapalım sonuç değişmez. İşte bu yüzden sıradanlar da kendince haklıdır. Değişimin olmadığı bir yerde, çabanın da boşa olduğunu düşünürler. Gerçi hoş, bazılarının bunları bile düşündüğünü sanmıyorum. Yine de kimisi için sonuç, kimisi için ise süreç önemlidir. Sıradanlar genelde sonucu, insanlar ise süreci düşünür. Ancak her şeye rağmen unutmamak gerekir;  Yolun sonunu düşünmek yerine, yolun keyfini çıkarmak varken!

Yazımı Etkileyen Noktalar
  • Müzik: Tom Day - Going Home
  • Fernonda Pessao - Huzursuzluğun Kitabı