Oyunlaştırılmış Toplum

İnsanların televizyonlar ya da birtakım olaylar tarafından oyalandığını ve bireylerin algısını yönlendirerek aptallaştığını kanısındayım. Bu konuda bir adım daha ileriye gitmem gerekirse toplumların oyunlaştırılma aracıyla aptallaştığı kanaatindeyim.
Sürekli sahte bir yarış ve rekabet içine sokuluyoruz. Ne düşünecek yer ne de zamanımız oluyor. Bunu açıklamama izin verin. Çokta uzaklara değil çocuklukta başlayan bir olgu. Daha 6 yaşına gelince çocuklar ''eğitim'' adı altında oyunlaştırılmış bir toplumun içine sokuluyor.

Bu öyle bir şey ki 6 yaşında olan çocukların değer mekanizmaları bile kendisine özgü çalışmıyor. Bireyin kendisine ya da kendisinin oluşturması gereken birtakım şeylere değer vermesi gerekirken, ailenin zorunlu yönlendirmesine bağlı olarak ''okulda verilen notlara, arkadaşı Ali'nin ondan yüksek aldığı puanlara vb.'' gibi durumlardan dolayı kendisinin değil, başkalarının değerlerini üstlenen bireyler oluşmasını sağlıyor. Bu da şahsi düşüncem toplumların yozlaşmasını sağlayan en büyük unsur.

Kaynak: Nebuch - Oyunlaştırılmış Toplum

Oyunlaştırılmış toplum sadece çocuklukta değil, gençlikte de etkisini gösteriyor. ''İstediğimiz meslek yerine para kazandıran meslekleri tercih etmemizi'' eğitim kısmında örnek olarak gösterebiliriz. Buna sıradan bir olay gibi bakmayın. Bir insanın ortalama 25 yaşında başlayıp 65 yaşına kadar olan tam 40 yıllık hayatından bahsediyorum. Mutlu hissettiğimiz değil, mutlu olmak zorunda olduğumuz bir toplumun içerisinde yaşıyoruz.

İşin sosyal boyutuna hiç inmek istemiyorum. Sürekli ''Swarm'dan puan kasmaya, eski sevgiliyle yüzleşmek yerine sahte hesaplar açıp takip etmeye, Ali'nin, Veli'nin, Ayşe'nin instagram hesaplarına girip dedikodu'' yapan bir toplumdan bahsediyorum.

Aptal kutuları olan televizyonlar, ''memleketin halinden'' bahsetmek yerine insanları oyalan ''evlendirme programları'' ile dolu olduğunu görüyoruz. Tam da bu noktada büyüklere geldiğimizde ise değer mekanizması ''cumartesi dizileri ve magazin programlarından'' ibaret olduğu aşikar.
Uzaklara gitmemize gerek yok; sistemin zorla dayattığı ''yaşam mücadelesi'' ile uğraşmaktan bireyler ne ''yaşam amacı'' belirleyebiliyor, ne de o amaç için bir uğraş gösterebiliyor.

Dışarıya çıkıp tanımadığımız 3-5 kişiyle konuşsak muhtemelen hayatlarından memnun olmadıklarını ve bununla ilgili bir takım nedenleri bize sıralayacaklardır. Madem bu kadar mutsuz olan birey var, neden o zaman bunlarla mücadele etmek yerine, önümüze koyana evet deyip geçiyoruz? Belki de yozlaştığımız için, sistemden daha da fazla istiyoruz? Kim bilir? (Belki de magazin ve evlendirme programlarını sevdiğimiz için tüm bu saçmalıklara katlanıyoruz?)


Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Aesthesys - Where The Truth Lies
  • Düşünürler: Jean Baudrilliard, Friedrich Nietzsche, Jean Paul Sarte

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder