Nietzsche: Yasaklanmış Olana Erişmek & Tabular

Tabular... 

Kuşkusuz insanlığın en büyük kabusu. Hatta bu öyle bir şey ki Dünya'nın her döneminde karşılaşmamız mümkün. İnsanlık tarihine baktığımızda 40.000 yıl öncesinde bile tabuların olduğunu görebiliyoruz. Hafife almak lazım çünkü varlığımızdan bu yana peşimizden gelen bir kamburdan bahsediyorum. Sadece tabular değil birçok örf, adet, gelenek ve göreneğe de karşıyım. Biraz daha açmam gerekirse, canlılara zorla yaptırılan bütün sosyal yasaklara karşıyım!

Günümüzde, ''tuğla üzerine tuğla koyduk. Kat üzerine kat çıktık. Binalar yetmedi, gökleri deldik. Topraklar yetmedi, birbirimizle savaştık. Dünya'da yetmedi bizim gibi yaşanabilir başka yerler var mı?'' diyerek evrene bakmaya başladık. Ancak bir türlü insanlık kendisini aşamadı.

Çünkü,
Yasaklarla ve engellerle dolu bir Dünya'da yaşıyoruz.
Yasaklara genel olarak karşı olmamın sebebi, insanlığın yolunda duvar oluşturmasından dolayıdır. Çünkü ötesini göremediğimiz, duyamadığımız hatta ötesine gidemediğimiz bir Dünya var. Ünlü düşünür Nietzsche'nin dediği gibi ötesine geçebileceğimiz yer ''üst insandır.'' Nietzsche'nin olayı öyle bir çözmüş ki ''insanın'' hayvan ile üst insan arasında bir geçiş formudur diyerek keskin bir yorum yapmıştır insanlığa. Unutmamak gerekir ki duvarın hiçbir türü iyi değildir. Çünkü niyeti iyi değildir, varlık içinde yokluk yaşatır insana.
"Yasaklanmış olana" erişmektir amacımız.
Felsefem bu parolayla üstün gelecek birgün;
çünkü şimdiye dek, kural olarak,
yalnız doğruları yasakladılar.            - Friedrich Nietzsche


İnsanlık olarak sadece doğruları yasakladık. Olması gerekeni değil, olmasını istediğimiz şeyleri yaşadık. Bir başkalarının düşünceleri, bireyin kendi düşüncesinden üstün geldi. Duvarları sorgulamak belki de yıkmak yerine, duvarların üzerine posterleri asıp yaşamayı kabul ettik. ''Duvarların neden orada olduğunu'' düşünmedik. Sadece yaşadık. Belki de doğruları öğrenmek, onlarla yüzleşmek istemedik.





Bir kafa ne denli doğru'ya dayanabilir,
ne denli doğru'yu göze alabilir?
Benim için gitgide, asıl değer ölçüsü bu oldu.  - Friedrich Nietzsche
Sanırım Nietzche benim düşündüklerimi önceden düşünmekle kalmamış, aklımda oluşmuş ya da oluşabilecek soruları da aforizmalarıyla bir bir cevaplamış. Doğruları göze alamadık. Öyle hemen es geçilebilir bir durum değil bu. Nefes bile almadan yaşamaktan bahsediyorum.  Tabuların bizleri uyuşturmasından ve gökyüzüne değil şu posterli duvarlara bakmaktan bahsediyorum. İnsanlık tarihinden bu yana (yaklaşık 40.000) tabularla iç içe yaşadığımızı düşünürsek, sanırım bundan mutluyuz. Doğruluğun mutluluğu değil de, duvarın mutluluğunu sizlere aşağıdaki bir bölümle aktarmak isterim.

Biliyor musunuz bu bifteğin var olmadığını biliyorum.
Bunu ağzıma koyduğumda Matrix’in beynime bunun sulu ve
lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum.
9 yılın ardından ne fark ettim biliyor musunuz?
Cehalet erdemdir.                   - The Matrix

Belki de duvarların yıkılmasına insanlık hazır değildir? Belki de duvarlar, insanları bırakmak için hazır değildir? Belki de tek kelimelik doğru, bizi alaşağı edecektir? Belki de...

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche
  • Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedrich Nietzsche
  • İyinin ve Kötünün Ötesinde - Friedrich Nietzsche

Jean Baudrillard - Simülasyon Kavramı

Ünlü postmodern düşünür Jean Baudrilliard gerçekten kitaplarını keyifle okuduğum ve fikirleriyle toplumlara bakışının fark yarattığını düşündüğüm ender kişilerden biridir. Özellikle siyasi ve ideolojik fikirler üzerine çalışmalarını sürdüren Baudrilliard, imza projesinin simulasyon kuramı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle belirtmek isterim ki Baudrilliard genel olarak siyasi ve ideolojik olan bütün fikirleri reddetmemesiyle beraber, diğer düşünürlerden dönemi itibariyle ayrı bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Baudrilliard'ın ortaya atmış olduğu simulasyon kuramına göre yaşamış olduğumuz Dünya'nın kültürü ve toplumu gerçekle olan bağlantısını yitirmiştir. Bunun sebebi ise yaygınlaşan kitle iletişim araçlarının (gazete, televizyon, dergi, radyo hatta internet vb.) gerçekleri olduğu gibi göstermemesinden ve kullanıcıların algısını yönetmekten kaynaklandığı ileriye sürülmektedir. Baudrillard, toplumları oluşturan bireylerin 20.yüzyıl içerisindeki yaşama amaçlarını ve ülkelerin bulunduğu sistem içerisindeki anlamını sorgulayarak ''simulasyon kuramının'' temelini oluşturmuştur.

Baudrillard'ın simulasyon kuramını basit bir şekilde ele almamız gerekirse, televizyonlarda yer alan evlendirme programlarını örnek verebiliriz. Normalde evlenme programlarında olması gereken şeyin ''bir erkek ve bir kadının (bir çiftin) tanışıp, gerçek hayattaki gibi evlenmesi gerekmektedir.'' Ancak günümüzdeki evlenme programlarında, bu süreç olması gerektiği gibi işlememektedir. Evlenme programları içerisinde belirli aşamalar oluşturularak normalde evlenmesi gereken çiftlerin, reality şov formatında sunularak (olması gerekenden farklı şekilde) olayların gerçeklik algısını değiştirmektedir.

Aslında bu noktada kitle iletişim araçlarında (özellikle televizyonda) toplumlara sunulan programların/yayınların gerçekte olması gibi değil de, sahte bir Dünya oluşturularak bize sunulması, simulasyon kuramının en temel unsurudur. Bunun sebebi ise özellikle kitle iletişim araçlarında gerçeği olduğu gibi yansıtılması takdirde, gereken ilgiyi sağlamamasından kaynaklanmaktadır. Basit gibi gözükse de, kitle iletişim araçlarında izleyicilerin/okurların ilgileri oldukça önemlidir. İlgi düzeyi artarsa kitle iletişim araçları takip edilmeye başlanır ve insanlar gerçek hayatlarından zamanla koparak kitle iletişim araçlarına bağlanır. Yani bireyin yaşaması gereken hayatından çok, kitle iletişim araçları tarafından ona sunulan hayatı kabullenmeye başlayacaktır. Bu öyle bir noktadır ki, bir başkasının oluşturduğu Dünya'nın içerisinde yer alınacağı için, ipin ucu nereye çekilirse birey de o tarafa doğru gider. Bu noktaya hiper gerçeklik (kişinin esas gerçeğe değil değişen gerçekliği kabullenip, doğru sanması) denmektedir. Bu aşamada gerçeklik simülakr hale gelir ve asıl gerçeği gizler.


Baudrillard'a göre gerçeğin yeniden üretilmesi (form değiştirmesi ve gerçeğin içerisine farklı şeylerin eklenmesi) sistemde yer alan bir hata olarak yorumlanmaktadır. Özellikle kitle iletişim araçları sıklıkla bu metodu izlediğinden ötürü Baudrillard'a göre ''politika, iktidar, hükumet'' gibi kavramlar gerçekliğini yitirmiştir ve ülkenin başında olan yapıların asıl görevini yapmadığını, sadece yapıyor gibi gözükmekte olduğunu ileriye sürmektedir. Tam da bu noktada kitle iletişim araçları hem köprü görevi görmektedir.
Kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur. - Jean Baudrillard 
Günümüzde kitle iletişim araçları içerisinde gerçeği gizleyen ve sanal gerçeklik oluşturan en iyi yapı televizyondur. Çünkü hem kitle iletişim araçları içerisinde algılama oranı en yüksek olan araç hem de sahte gerçeklik oluşturmak diğer kitle iletişim araçlarına göre çok daha kolaydır. Aptal kutusu olarak nitelendirebileceğimiz televziyon tek yönlü iletişim aracı olmasından dolayı büyük bir anahtar niteliğindedir. Televizyon içerisinde yer alan ''diziler'' sanal gerçeklik yaratmak için mükemmel bir unsurdur. Çünkü gerçeğin farklı gibi gösterilip, bireylerin algısının değişmesi halinde dizilerde devamlılık olduğundan ötürü, bireyi hiper gerçeklik (sanal gerçeklik) içerisinde çok daha uzun yer alabilir.
Kitle, toplumsalın içinde kaybolmuş karanlık bir deliktir. - Jean Baudrillard
Baudrillard'a göre ''gerçeği daha gerçekçi gösterilmesi'', hiper gerçeklik oluşmasını sağlayacağı için algı yönetimi içerisinde yine yer alacaktır. Gerçeği daha gerçek gösteren en büyük şey ise filmlerdir. Özellikle biyografik, kahramanların yer aldığı ya da başrol oyuncularının çok ön planda olduğu filmler, hiper gerçeklik oluşturmaktadır. Örnek vermemiz gerekirse, bir film içerisinde başrol oyuncusunun çok ön planda olması (filmin sürekli onun üzerinden dönmesi) başrol oyuncusunu filmde tanrılaşmasına neden olacaktır. Bu da hiper gerçeklik noktasında bireyin algısını yönlendirecektir.

Toparlamam gerekirse, Baudrillard'a göre günümüzde kitle iletişim araçları çığırından çıkmıştır ve gerçeği göstermesi gereken kitle iletişim araçları, sahte gerçeklik yaratarak toplumları dilediği şekilde algısını sürükleyerek ''aptal ordusu'' oluşturmaktadır. İnsanların gerçeklerle yüzleşip, gerçek hayata endekslenmesi gerekirken bir başkasının yarattığı sanal bir gerçekliği kabul edip ona göre yaşamak biraz tuhaf bir durum. Açıkçası bu noktada bana kalırsa bireylerin birçoğu gerçeği değil, olmasından mutlu/memnun bir gerçeklik istiyorlar. Kitle iletişim araçları da bu gerçekliği bireylere sunuyor. Acaba gerçekten, gerçekle yüzleşmek yerine bir başkasının Dünyasında yaşamaktan vazgeçecek miyiz?

Yazımı Etkileyen Noktalar
  • Müzik: Aphrodite's Child - The Four Horseman
İleri Okuma

Büyük Patlama ve Büyük Patlama'dan (Big Bang) Önce Ne Vardı?

Belki de insanlığın başından bu yana en çok merak edilen konulardan bir tanesi kuşkusuz: evren. İçerisinde bulunmuş olduğumuz evren ortalama olarak 13,500,000,000 (13,5milyar) yaşında olduğu tahmin ediliyor. Yani oldukça yaşlı, soğuk ve karanlık bir yapının içerisinde yer alıyoruz.

İlginçtir ki Büyük Patlama modeli evrenin nasıl oluştuğunu ve sonrasında yaşadığı süreçleri gerçekten güzel bir şekilde açıklıyor. İlginçtir dedim çünkü 13,5 milyar öncesine ait evrenin nasıl oluştuğu ile ilgili kanıtlarımız bulunuyor. Gerçekten de bu kadar geriye gidip, ipuçları bulabilmemiz benim açımdan oldukça değişik bir önem taşıyor.

Büyük Patlama modeli kuşkusuz evreni açıklayan en iyi modellerden bir tanesi. Çünkü konuyla ilgili yukarıda söylediğim evreni açıklayan bu modeli destekleyen, birçok kanıt yer alıyor. Özellikle bu kanıtarı saymamız gerekirse; kozmik arka plan ışıması, ilk nükleosentez, galaksilerin evrimi ve birtakım fosil ışımalarını söyleyebiliriz.

Büyük Patlama (Diyagram)
Peki evreni kanıtlarla beraber açıklayan evrenin öncesini açıklayabiliyor mu?

Öncelikle şunu bilmemiz gerekir ki, evrenin içerisinde yer alan (ya da ilişki halinde olan) zaman, yer, kütle, hacim gibi temel kavramların hepsi Büyük Patlama ve sonrasında ortaya çıkan olgulardır. Yani şu an da bizim hemfikir olduğumuz temel fizik kavramlarının birçoğu evrenin oluştuğu ve sonrasındaki süreçler içerisinde yer alıyor.

Yine ilginçtir ki, sorumuzda bile ''evrenin öncesi'' kavramı yer alıyor. Yani bir zaman diliminden bahsederek soruyu oluşturuyoruz. Ancak zaten ''zaman'' kavramı evrenin oluştuğu ve sonrasındaki sürecinde ortaya çıkan bir kavram. Bu sebepten ötürü zamanın, kütlenin, hacmin ve aklımıza gelecek birçok kavramın olmadığı bir durumda, herhangi bir varlıktan ya da durumdan söz edemeyiz.

Bu sebeplerden ötürü Büyük Patlama öncesi için hiçlik (yokluk) dönemi deniyor. Bilim insanları ise Büyük Patlama öncesi için geniş çaplı bir araştırma oluşturamıyorlar. Çünkü bilim sistematik ilerleyen, bilgi birikimi gerektiren ve somut/soyut (matematiksel vb.) bir kanıtların ışığında ilerleyen bir yapı. Bununla beraber patlama öncesinde; temel kavramların olmayışı, ''bilgi'' kavramının olmayışıyla beraber herhangi bir şekilde kanıt toplanamıyor. Kanıtın ve bilgi birikiminin olduğu yerde bilim ilerleyemeyeceği için bilim insanları genellikle bu soruyu cevaplamak yerine, evreni açıklamaya yönelik çalışmalara ağırlık veriyor.

Elbette Büyük Patlama'nın öncesi için ortaya atılan düşünceler var. Ancak bunlar desteklenemediği için sadece düşünce olarak kalıyor. Konuyla ilgili araştırma yapmak isteyenler ''Salınım Yapan Evren (Oscillating Universe)'' kavramını araştırabilirler. Tüm bunların yanı sıra biraz daha uç noktalara ilerleyip, paralel evrenlerin olduğu ve büyük patlama öncesi diğer evrenlerin madde, enerji transferi yaptığı gibi farklı düşüncelerde konumuz içerisinde yer alıyor.

Son olarak şahsi düşüncem, Büyük Patlama'nın öncesini düşünmek yerine Büyük Patlama ve sonrasını düşünmenin daha önemli olduğu kanaatindeyim. Çünkü hem var olanlar üzerinden ilerliyoruz hem de çerçeveyi daraltıp, elimizdeki bilgileri arttırarak büyük resme daha rahat bakabiliyoruz.

...

Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Aesthesy- Decipimur Specie Recti
İleri Okuma & Faydalı Bağlantılar:

Halos.com

Oyunlaştırılmış Toplum

İnsanların televizyonlar ya da birtakım olaylar tarafından oyalandığını ve bireylerin algısını yönlendirerek aptallaştığını kanısındayım. Bu konuda bir adım daha ileriye gitmem gerekirse toplumların oyunlaştırılma aracıyla aptallaştığı kanaatindeyim. 
Sürekli sahte bir yarış ve rekabet içine sokuluyoruz. Ne düşünecek yer ne de zamanımız oluyor. Bunu açıklamama izin verin. Çokta uzaklara değil çocuklukta başlayan bir olgu. Daha 6 yaşına gelince çocuklar ''eğitim'' adı altında oyunlaştırılmış bir toplumun içine sokuluyor.

Bu öyle bir şey ki 6 yaşında olan çocukların değer mekanizmaları bile kendisine özgü çalışmıyor. Bireyin kendisine ya da kendisinin oluşturması gereken birtakım şeylere değer vermesi gerekirken, ailenin zorunlu yönlendirmesine bağlı olarak ''okulda verilen notlara, arkadaşı Ali'nin ondan yüksek aldığı puanlara vb.'' gibi durumlardan dolayı kendisinin değil, başkalarının değerlerini üstlenen bireyler oluşmasını sağlıyor. Bu da şahsi düşüncem toplumların yozlaşmasını sağlayan en büyük unsur.
 
Kaynak: Nebuch - Oyunlaştırılmış Toplum

Oyunlaştırılmış toplum sadece çocuklukta değil, gençlikte de etkisini gösteriyor. ''İstediğimiz meslek yerine para kazandıran meslekleri tercih etmemizi'' eğitim kısmında örnek olarak gösterebiliriz. Buna sıradan bir olay gibi bakmayın. Bir insanın ortalama 25 yaşında başlayıp 65 yaşına kadar olan tam 40 yıllık hayatından bahsediyorum. Mutlu hissettiğimiz değil, mutlu olmak zorunda olduğumuz bir toplumun içerisinde yaşıyoruz.
İşin sosyal boyutuna hiç inmek istemiyorum. Sürekli ''Swarm'dan puan kasmaya, eski sevgiliyle yüzleşmek yerine sahte hesaplar açıp takip etmeye, Ali'nin, Veli'nin, Ayşe'nin instagram hesaplarına girip dedikodu'' yapan bir toplumdan bahsediyorum.

Aptal kutuları olan televizyonlar, ''memleketin halinden'' bahsetmek yerine insanları oyalan ''evlendirme programları'' ile dolu olduğunu görüyoruz. Tam da bu noktada büyüklere geldiğimizde ise değer mekanizması ''cumartesi dizileri ve magazin programlarından'' ibaret olduğu aşikar. 
Uzaklara gitmemize gerek yok; sistemin zorla dayattığı ''yaşam mücadelesi'' ile uğraşmaktan bireyler ne ''yaşam amacı'' belirleyebiliyor, ne de o amaç için bir uğraş gösterebiliyor.

Dışarıya çıkıp tanımadığımız 3-5 kişiyle konuşsak muhtemelen hayatlarından memnun olmadıklarını ve bununla ilgili bir takım nedenleri bize sıralayacaklardır. Madem bu kadar mutsuz olan birey var, neden o zaman bunlarla mücadele etmek yerine, önümüze koyana evet deyip geçiyoruz? Belki de yozlaştığımız için, sistemden daha da fazla istiyoruz? Kim bilir? (Belki de magazin ve evlendirme programlarını sevdiğimiz için tüm bu saçmalıklara katlanıyoruz?)

...
Yazımı Etkileyen Noktalar
  • MüzikAesthesys - Where The Truth Lies
  • Düşünürler: Jean Baudrilliard, Friedrich Nietzsche, Jean Paul Sarte

Oyunlaştırılmış Toplum

İnsanların televizyonlar ya da birtakım olaylar tarafından oyalandığını ve bireylerin algısını yönlendirerek aptallaştığını kanısındayım. Bu konuda bir adım daha ileriye gitmem gerekirse toplumların oyunlaştırılma aracıyla aptallaştığı kanaatindeyim.
Sürekli sahte bir yarış ve rekabet içine sokuluyoruz. Ne düşünecek yer ne de zamanımız oluyor. Bunu açıklamama izin verin. Çokta uzaklara değil çocuklukta başlayan bir olgu. Daha 6 yaşına gelince çocuklar ''eğitim'' adı altında oyunlaştırılmış bir toplumun içine sokuluyor.

Bu öyle bir şey ki 6 yaşında olan çocukların değer mekanizmaları bile kendisine özgü çalışmıyor. Bireyin kendisine ya da kendisinin oluşturması gereken birtakım şeylere değer vermesi gerekirken, ailenin zorunlu yönlendirmesine bağlı olarak ''okulda verilen notlara, arkadaşı Ali'nin ondan yüksek aldığı puanlara vb.'' gibi durumlardan dolayı kendisinin değil, başkalarının değerlerini üstlenen bireyler oluşmasını sağlıyor. Bu da şahsi düşüncem toplumların yozlaşmasını sağlayan en büyük unsur.

Kaynak: Nebuch - Oyunlaştırılmış Toplum

Oyunlaştırılmış toplum sadece çocuklukta değil, gençlikte de etkisini gösteriyor. ''İstediğimiz meslek yerine para kazandıran meslekleri tercih etmemizi'' eğitim kısmında örnek olarak gösterebiliriz. Buna sıradan bir olay gibi bakmayın. Bir insanın ortalama 25 yaşında başlayıp 65 yaşına kadar olan tam 40 yıllık hayatından bahsediyorum. Mutlu hissettiğimiz değil, mutlu olmak zorunda olduğumuz bir toplumun içerisinde yaşıyoruz.

İşin sosyal boyutuna hiç inmek istemiyorum. Sürekli ''Swarm'dan puan kasmaya, eski sevgiliyle yüzleşmek yerine sahte hesaplar açıp takip etmeye, Ali'nin, Veli'nin, Ayşe'nin instagram hesaplarına girip dedikodu'' yapan bir toplumdan bahsediyorum.

Aptal kutuları olan televizyonlar, ''memleketin halinden'' bahsetmek yerine insanları oyalan ''evlendirme programları'' ile dolu olduğunu görüyoruz. Tam da bu noktada büyüklere geldiğimizde ise değer mekanizması ''cumartesi dizileri ve magazin programlarından'' ibaret olduğu aşikar.
Uzaklara gitmemize gerek yok; sistemin zorla dayattığı ''yaşam mücadelesi'' ile uğraşmaktan bireyler ne ''yaşam amacı'' belirleyebiliyor, ne de o amaç için bir uğraş gösterebiliyor.

Dışarıya çıkıp tanımadığımız 3-5 kişiyle konuşsak muhtemelen hayatlarından memnun olmadıklarını ve bununla ilgili bir takım nedenleri bize sıralayacaklardır. Madem bu kadar mutsuz olan birey var, neden o zaman bunlarla mücadele etmek yerine, önümüze koyana evet deyip geçiyoruz? Belki de yozlaştığımız için, sistemden daha da fazla istiyoruz? Kim bilir? (Belki de magazin ve evlendirme programlarını sevdiğimiz için tüm bu saçmalıklara katlanıyoruz?)


Yazımı Etkileyen Noktalar:
  • Müzik: Aesthesys - Where The Truth Lies
  • Düşünürler: Jean Baudrilliard, Friedrich Nietzsche, Jean Paul Sarte